trip etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
trip etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2014 Pazar

Lizbon: Evde Hissettiren Şehir


Lizbon ve Sintra ile ilgili özet bir yazı için 'Hürriyet Seyahat' internet ekinde de yayınlanan bu blogtaki 'Öğrenci Kafasıyla, Avrupa'nın En Doğusundan En Batısına...' başlıklı yazıya göz atabilirsiniz. 


Almanya güzel memleket; düzenli, güvenli ve sakin.Bunlar hep iyi özellikleri. Peki ya kötü yönleri yok mu bu ülkenin? Hele de Akdeniz kanı taşıyorsanız bazı şeyler o kadar özleniyor ki burada yaşarken.Pazar günleri marketlerin kapatıldığı, akşam 7’den sonra sokakların sinek avladığı, her şeyin kendine ait bir kuralının olduğu ve kurallara uyulmak zorunda olunduğu bir yer hayal edin. Belki hayal bile edemediniz çünkü bizde işler böyle yürümez. Saat  10’a kadar açıktır dükkanlar; sokaklar cıvıl cıvıldır geceleri; pazarlar alışveriş günüdür; kural mı dedi biri, herkesin kuralı kendinedir. Neyse insan her şeye alışıyor, ben de alıştım buralara. Hem Almanların bir sözü var, ben de çok seviyorum ve sık sık kullanıyorum:  ‘’Andere Landern, andere Sitten’’. Farklı ülkeler farklı kurallar diye çevirebiliriz bu deyimi. Çok sorgulama hayatı, neredeysen oralı ol ve yaşa diyorlar yani.

Madem öyle, bu kadar şeyi niye yazdım: Almanya’dan sonra Lizbon’da tam da evde hissettiğim için kendimi. Her şehrin farklı bir atmosferi vardır ve önemli olan sizinle şehrin atmosferinin ne kadar uyuştuğudur.  Bazı şehirlerle aranız açıktır, bazısıyla iyi anlaşırsınız ve bazılarındaysa kendinizi bulursunuz. Ben işte Lizbon’da kendimi buldum.  Daha ilk gördüğümde içim ısındı şehre, yeşilin sarıp sarmaladığı binalar, denizi anımsatan koca bir nehir: Tejo ve ona adanmış köprüler. Uçak yere indiğinde, havaalanının içinde sanki ben buraya gelmiştim dedim içimden. Bu insanlar ne kadar da benziyordu bize; gerek görünüşleri, gerekse de yardımseverlikleriyle. Boy ortalaması bir anda kısalmış, tenler esmerleşmişti; sorulan yolu gösterenler sürekli gülümsüyordu.

3 unutulmaz gün geçirdiğim bu güzel şehrin insanlarını, mekanlarını, tarihini, damak zevkini anlatmaya çalıştım bu yazımda. Umarım hoşunuza gider.




Alfama'dan şehre bakış




KISA KISA LİZBON


Roma’dan eski: Lizbon Avrupa’nın en eski şehirlerinden öyle ki M.Ö. 1200’de kurulduğu varsayılan şehir, Atina’dan sonra Avrupa’nın en eski başkenti olma özelliğine sahip.

Tramvaylar Amerika’dan: Lizbon’un simgesi olan sarı tramvaylar aslında Amerika’dan sipariş edilmiş ve halk arasında bunlara “americanos” denmiş.

İstanbul’un ruh ikizi: Lizbon Roma ve İstanbul gibi yedi tepe üzerine kurulmuş. 1255 yılından beri Portekiz’in başkenti olan şehir 16. yüzyılda Portekiz İmparatorluğu zamanında en ihtişamlı dönemini yaşamış.

Lizbon ismi nereden gelir?: Şehrin adının Latince Olissipo’dan geldiği düşünülse de Lizbon’un Arapça ismi olan el-Uşbuna’dan türediğine dair fikirler de var.

Arap esintileri: Lizbon 711’den 1147 yılları arasında Arap yönetiminde kalmış. Bu süre içinde gerek mimari, gerek sosyal yaşam ve gerekse de yerel dil Arap medeniyetinden etkilenmiş. Şehrin en eski mahallesi olan Alfama’nın temeli Arapça el-hamma (hamam) sözcüğünden gelmekte . Eski şehrin duvarlarını süsleyen mavi ve yeşil seramiklerin de Arap esintileri taşıdığı görülmekte.

Depremler: 1531 ve 1755 yıllarında iki büyük deprem atlatan şehir, özellikle ikinci depremden sonra büyük hasar görmüş ve şehirdeki yapıların yüzde 85'i yıkılmış. Bu felaketten sonra Voltaire şehrin anısına Poême sur le désastre de Lisbonne (Lizbon felaketi üzerine şiir) ismiyle bir şiir yazmış ve Candide adlı 1759 tarihli romanında bu depremden sözetmiş.


HAVAALANINDAN ŞEHRE ULAŞIM


Lizbon havaalanı şehir merkezine 25-30 dakikalık bir mesafede. Havaalanından şehir merkezine gitmek için Aerobus, metro, taksi gibi seçenekler var. Aerobus havaalanı şehiriçi arası servis yapan otobüs. Biletler yetişkinler için 3.5 euro ve sadece bu otobüsler için tüm gün geçerli. Biz ikinci ve en uygun olan alternatifi seçtik ve metroyla şehre indik.  Yalnız metro bileti almadan önce önemli bir nokta var ki bu  da yürümeyi ne kadar sevdiğiniz. Eğer şehri yürüyerek keşfedenlerdenseniz o zaman 50 cent karşılığında bir adet Viva Viagem kartı alın ve her yolculuğunuzun bedeli olan 1.25 euroyu karta yükleyin. Yürüyecek zamanım yok derseniz onun da çözümü var: 6 euroya günlük kart alıp toplu taşımayı sınırsız kullanabilirsiniz. Bunlar bana göre değil ben bir kez bineceğim metroya diyenlerdenseniz o zaman tek binişlik bilet size göre ve ücreti 1.40 euro.  Metro biletini, metro türnikelerinin önündeki  danışmadan alabilirsiniz. Havaalanı ulaşımıyla ilgili daha ayrıntılı bilgi için:  http://www.lisbonairport.net/getting-to-lisbon-airport.htm

Ulaşıma değinmişken Lizbon metro sisteminden bahsedeyim. Düzenli bir metro ağı var şehrin ve dört farklı hat dört farklı renkle isimlendirildiği için ulaşım gayet kolay sağlanıyor.

Hatlar:  azul (mavi), verde(yeşil), amarela(sarı), vermelha(kırmızı)

                                                                 Lizbon metrosu



LİZBON'UN  TARİHİ


Sırasıyla Keltler, Fenikeliler, Romalılar, Endülüsler ve Hristiyanlarca yönetim altına alınmış bir kent Lizbon. Bu kadar farklı medeniyete kucak açmışken, eski dönemlere ait yapıları da görmek istiyor insan. Fakat gerek Lizbon’u yıkan büyük depremler gerekse de bazı yöneticilerin işgüzarlıkları nedeniyle beklenenin aksine o
Portekiz bayrağı
geniş mozaiği görmek güç Lizbon’da. 711’de Arapların İber yarımadasına gelmesiyle bu adadaki birçok şehri kısa bir sürede fethetmesi bir olmuş. Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden beri dağınık biçimde yaşayan kabilelerden oluşan İber yarımadası, güçlü ve düzenli bir ordusu olan Araplara karşı duramamış ve Lizbon da yine 711 yılında Arap topraklarına katılmış. Haçlıların tertiplediği 1147’deki kuşatmaya kadar şehir Arap yönetiminde kalmış. Bu süre zarfında şehirde resmi dil Arapça olmuş ve Hristiyan, Yahudi, Berberi gibi farklı gruplardan oluşan
Lizbon bayrağı
bir etnik mozaik şehre hakim olmuş. 1147’de şehrin düşmesiyle birçok cami ya kiliseye döndürülmüş ya da tahrip edilmiş. 1531 ve 1755 depremleri de şehrin çehresini bir hayli değiştirmiş. Özellikle son depremde şehrin tahmin edilen nufüsu olan 200.000-275.000 kişiden 30.000 ila 50.000 inin hayatını kaybettiği belirtilmiş. Şehirdeki yapıların %85’inin de yine bu depremle birlikte yıkıldığı kaynaklara geçmiş.  Depremden sonra hal böyle olunca, şehirde tekrar yapılaşma için hamleler atılmış. Şehrin meydanlarından Placa de Rossio ve Praca do Comercio, yeniden inşa edilen şehrin simgelerinden sayılmış. Tüm bu depremlerden en az yarayla çıkan mahalle ise Alfama olmuş. Alfama mahallesi, Sao Jorge kalesinin eteklerinden uzanan dar sokaklarıyla tarihe yolculuk yaptırıyor Lizbon’da.

1255’te Portekiz Krallığı’nın başkenti olan kent en parlak zamanlarını 16. yüzyılda coğrafi keşifler döneminde yaşamış. Bu devrin zenginliğini gözler önüne seren yapılar UNESCO koruması altındaki Belem Kulesi ve Jeronimo Manastırı. Özellikle Brezilya’da tutunan Portekiz Krallığı, İspanya ile taht savaşı sırasında krallığının merkezini de geçici olarak bu Latin Amerika ülkesine taşımış. 19. yüzyılda şehrin Napolyon tarafından fethi, şehirdeki Fransız kültürünün etkisini arttırmış; geniş caddeler ve kafelerin şehirde belirmesine neden olmuş. Bugün şehrin alışveriş caddesi olan Avenida da Liberdade de bu dönemde inşa edilmiş. Tek komşusu İspanya gibi dünya savaşlarına katılmayan ülke 1900’lü yıllarda üç önemli dönüm noktası yaşamış.

5 Kasım 1910         1. Portekiz Cumhuriyeti:  Krallığa son verilip cumhuriyet yönetimine geçilmiştir.
6 Temmuz 1926  2. Portekiz Cumhuriyeti:  Estodo Nova(Yeni Devlet) olarak adlandırılan dönem diktatörlüklere sahne olmuştur. António de Oliveira Salazar 1968 yılına kadar devletin cumhurbaşkanı olmuştur.
25 Nisan 1974     3. Portekiz Cumhuriyeti:  Karanfil Devrim ile baskıcı rejime son verilerek normal yönetime geçilmiştir. Devrim adını, tanklara takılan karanfillerden ve halkın desteğinden almıştır. Devrimin dünya için önemli bir sonucu da Portekiz’in Afrikada’ki sömürgelerinden olan Mozambik ve Angola’nın bağımsızlık ilanı; Hindistan ve Endonezya’nın eski Portekiz topraklarıyla beraber tanınması sayılabilir.

1986’da İspanya ile beraber Avrupa Birliği’ne üye olan ülke 1994’te Avrupa Kültür başkenti seçilmiş ve 1998’de Expo fuarına ev sahipliği yapmıştır.



LİZBON’DA NE YAPMALI?


28 numaralı tramvaya binilmeli: İstanbul İstiklal Caddesi’nde işleyen tramvay gibi nostanjik bir tramvaydır.28 numaralı tramvaylar sarı renkli olup Rossio yakınlarındaki Martim Moriz’den başlar ve Lizbon’un en eski mahallesi olan Alfama’da sona erer. Yellow Bus diye anılan turistlik otobüslere binmektense tramvaya atlayıp tarihin sesine hem de çok daha uygun bir fiyata kulak verin.



Alfama hissedilmeli: Arapça El-hamma (hamam)’dan türeyen ismiyle mahalle eski Lizbon’u oluşturuyor. Konumu gereği 1755 depreminden en az etkilenen mahallede dar sokaklar, çinili binalar, çiçeklendirilmiş pencereler insanı başka devirlere götürüyor.




Baxia’da yürünmeli: 1755’teki depremden sonra  Marquês de Pombal’ın dizayn ettirdiği şehir merkezi. Yaya caddesi olması nedeniyle üzerinde birçok dükkan ve restoran bulunan turistik bir caddedir.




Barrio Alto’da kalabalığa karışılmalı: Konumu gereği yukarı mahalle olarak adlandırılan merkez, meydanındaki kafeler ve sokaklarındaki gece hayatıyla Lizbonluların toplanma yeridir.




Santa Justa Asansörü’ne binilmeli: Orta Avrupa şehirlerinde karşılaşmayacağınız türden bir görünüm arz eder asansör. Yapılış amacı İzmir asansöründen farklı değildir. Bugün turistlik amaçla işlevine devam eden asansör Baxio ve Bario Alto’yu birbirine bağlar.




Belem’e gidilmeli: 15 nolu tramvayla 20 dakika gibi bir sürede gidilen bir mahalle. Önemi Lizbon’un UNESCO tarafından korunan iki yapısı olan Jeronimos Manastırı ve Belem Kulesi’ne ev sahipliği yapması. Gemici Henrique'nin ölümünün 500. Yılı anısına inşa edilen Keşifler Anıtı da Belem’in vazgeçilmezlerinden. Anıtta, Vasco de Gama ve Bartolomeu Dias gibi coğrafi keşiflere damgasını vurmuş Portekizci denizcilerin tavsirleri görülebilir. Yeni lezzetlerin peşinde dolaşanlar içinse en önemli yer 1837’den beri hizmet veren Belem Pastanesi.

Belem kulesi
Keşifler anıtı














Gülbenkyan Müzesi görülmeli: Kalust Gülbenkyan’ın özel koleksiyonunun sergilendiği müzede Mısır, İslam, Mezopotamya, Ermeni, Uzakdoğu eserleri mevcut. Müze dünyanın en özel ve geniş kişisel koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapıyor.


Müzeyle ilgili daha detaylı bilgi için:

Kalust Gülbenkyan Ermeni asıllı bir Osmanlılı. 1869’da İstanbul’da dünyaya gelen Gülbenkyan, İngiltere King’s Collage’da petrol mühendisliği okuduktan sonra kariyerine petrol alanında devam etmiş ve zenginleştiği ölçüde sanatla ilgilenmiş bir iş adamı. 2. Dünya Savaşı’nda tarafsız bir ülke olarak kalan Portekiz’e yerleşmiş ve tüm mal varlığını bu ülkeye bağışlamış. Ölümünden 1 yıl sonra kurulan müze, bugün kendi deyişiyle ‘’en iyilerin’’ olduğu özel koleksiyonuyla ziyaretçileri ağırlamakta.



LİZBON’U BİTİRENLERE:



SİNTRA:


Lizbon bir başkent, hal böyle olunca şehir önemli yapılara ev sahipliği yapıyor. Müzeleriyle, parklarıyla, ara sokaklarıyla şehri tanımak için en az 2 gün şart. Ben Lizbon’u hallettim şimdi sıra çevresinde diyorsanız Sintra harika bir günübirlik rota. Lizbon metropolitan alanı içinde kalan kente ulaşım çok kolay. 1.80 Euroya atladığınız trenle 40 dakika gibi bir sürede Sintra’da buluyorsunuz kendinizi. Bu yolculuk esnasında Lizbon’un banliyölerden geçerken futbol takımına ismini vermiş olan Benfica mahallesini de göreceksiniz. Sintra’ya vardığınızda tren garının eski merkeze yaklaşık 1 km kadar uzakta kaldığını unutmayın.

Peki ne yapılmalı Sintra’da? Eski şehir gezilmeli, Sintra kalesine çıkılmalı, Sintra pastası yenmeli.
Eski şehir tren garına 1 km uzaklıkta kalıyor. Yürüyüş için uygun bir rota, Sintra’nın sıcak yapıları arasından, ağaçların gölgesinden geçerek varıyorsunuz eski merkeze. Burada dükkanlara bakabilir, güzel balıkları tadabilir, Porto şarabı içebililir ve Lord Bryon’ın hep gittiği söylendiği barı görebilirsiniz. Sintra’nın küçük ve tatlı sokaklarında keyiflendikten sonra şimdi tepeye çıkma zamanı, muhteşem manzarasıyla Sintra kalesi sizi bekliyor. Sintra kalesine ulaşım için daha çok araçlardan yararlanılıyor. Zamanı olanlara ve çok kolay yorulmayanlaraysa tavsiyem yürümeleri yönünde olacak çünkü rota yokuşlu olsa da yeşilin kalbinden ilerlediğinizi hesaba katarsak manzara bir harika. Atmosferiyle huzur verici yokuşuyla yorucu olan rotaya kral bahçesinden geçerek başlayıp daha sonra asfalt yolu takip ederek yaklaşık 30-40 dakika içinde kaleye ulaşabilirsiniz.Otobüse gelince’ hop on hop off ‘ları kullanabilirsiniz ki bu otobüsler aynı zamanda otobüs içindeyken rehber hizmeti de veriyor. Bu hizmetin ücreti 12 ila 15 euro arasında. Diğer alternatifse beyaz otobüsler. Şehrin her yerinde durakları olan 434 numaralı otobüs sizi 5 euroya tepeye çıkaracaktır. Yalnız belirtmek gerekir ki özellikle yaz aylarında çok fazla turist çeken bu küçük şehirde, her  15 dakikada bir kalkan bu otobüslerin talebi karşılamadığı kesin. Otobüse binecekseniz tepeye kadar ayakta gitmeyi göze aldığınızı bilin. Turist sayısının nispeten az olduğu nisan ayında bile otobüs ağzına kadar doluydu, gerisini siz düşünün.

Kaleye doğru çıkan yolda dağın içine açılmış odacık tarzında göreceğiniz yapılar Araplar tarafından inşa edilmiş su kanalları. Kalenin altından dağı yararak geçen bu kanallar muazzam bir mühendislik ürünü, hayran kalmamak elde değil.

Sintra’ya değer katan en önemli unsurlardan biri Sintra Kalesi. Çeşitli bölümlere ayrılmış olan kalenin bazı kısımlarına giriş ücretsizken Pena Sarayı, kraliyet bahçesi gibi alanlara giriş için ücret ödemeniz gerekiyor.

Lord Byron'un barı



AVRUPA’NIN SONU:


Avrupa karasının en batısında bulunmak nasıl bir histir? Gün içinde belki birkaç kez Asya’dan Avrupa’ya geçen İstanbullular için çok da büyütülmeyecek bir şey olsa gerek. Doğru ama bu kadar gelmişken Cabo da Roca ‘ya yani Avrupa ana karasının bitip Atlas Okyanusu’nun başladığı en uç noktaya gidelim dedik.Sintra’dan her saat başı kalkan otobüs hınca hınç dolu. 4.10 euroya bindiğimiz otobüs bizi yaklaşık 40 dakika içinde ‘Avrupa'nın sonuna’ getirdi. Dünya düzdü ya çok gidersek bir noktadan sonra boşluğa düşecektik. İnsan bilemediği şeyden korkarmış ancak okyanusa bakınca eski zamanlardaki bu korkunun nedeni anlaşılabilir: yer yer koyulaşan yer yer açılan mavinin tonları ve dinmeyen o sonsuzluk hissi. İnsanın kendiyle kalıp düşünmesi için ideal yerlerden biri. Cabo da Roca bu özelliklerinin yanında fazlaca turistleştirilmiş. Öyle ki 11 euroya Avrupa’nın sonuna geldiğinize dair sertifika bile veriyorlar. Sadece Cabo da Roca’da değil dünyanın farklı noktalarında ana karanın sonuna gelindiğine dair üzerinde turistin isminin yazıldığı sertifikalar satılıyor. Finlandiya Lapland ya da Arjantin Ateş Toprakları da tıpkı Cabo da Roca gibi işi turizme dökmüş ve bu işten gelir elde ediyor. Bazı şeyler öneminden çok pazarlamasına göre değer kazanıyor dünyada. Bizse malesef pazarlamadaki yetersizliğimizden dolayı çok basit bir şey olan sertifika konusundan bile gelir kazanılabilecekken köprülere asılan ’Welcome to Asia’ ile yetinmişiz İstanbul’da.  

Avrupa'nın sonu anıtı


Avrupa’nın en batı ucundan Lizbon’a dönüş için ya Sintra’ya ya da Cascais şehrine doğru yol alabilirsiniz. Biz otobüs saati daha uygun olduğu için Cascais’e gidip oradan Lizbon için trene bindik. Sintra’ya giden yol şehrin banliyölerinden geçerken, Cascais-Lizbon demiryolu sahil şeridini izleyerek Belem üzerinden merkeze varıyor. Lizbon şehir merkezi için yeşil hattın başladığı Cais de Sodre durağında inebilirsiniz.
        

YEME İÇME:


Balıklarıyla, kendine has tatlılarıyla midesine düşkünler için özel bir şehir Lizbon. Balıkların daima taze ve İspanya’ya göre ucuz olduğu ülkenin milli balığının adı Bacalhau (kod balığı). Tatmadan gelmeyin derim.

Söz yeme içmeden açılmışken 1837’den beri faaliyette olan bir pastaneden bahsetsem nasıl olur? Nata, ya da diğer ismiyle Belem pastası Lizbon deyince akla gelen ilk tatlardan. Milföy hamuruna doldurulmuş kremanın tam tarifi hep saklı tutulmuş. O yüzden şehirde satılan Belem pastalarını es geçin ve ilk Nata’nızı işin piri Pasteis de Belem’de yiyin. Tabi bunun için biraz sabretmeniz gerekecek. Küçük ama bir o kadar da leziz pastalara ulaşmak için iki yol var: ya 100 metreyi aşan kuyruğa girecek ya da büyüklüğü karşısında şaşkına uğrayacağınız pastanenin içerisinde boş yer arayacaksınız. Biz şanslıydık ki bir tur attıktan sonra boş bir masa bulabildik. Değer mi canım altı üstü bir tatlı seslerini duyar gibiyim. O zaman size gerçeği söyleyeyim tüm bunları anlatınca yine ağzıma o eşsiz tat geldi. Neyse bence siz bir an önce yola koyulun ve benim yerime de bol bol yiyin bu enfes lezzetten.


Pasta veya pastane için ayrıntılı bilgi için: http://www.pasteisdebelem.pt/en.html

Sintra’nın da kendine has tatlıları var ve bunlardan en ünlüleri Queijalas de Sintra. Tatlı düşkünüyseniz kesinikle deneyin ama bizim gibi Belem’deki o enfes tadın benzerini arayanlardansanız hayal kırıklığına uğramanız muhtemel.

Daha nasıl tanıtsınlar?



FADO: ACININ ve HÜZNÜN SESİ


Lizbon’a kadar gitmişken fado dinlemeden dönmek olmazdı. Alfama’da kaleye doğru çıkan bir yolda sabah saatlerinde gördüğümüz fado için giriş ücretsiz yazısının izinde akşam 8’de yemegimizi sipariş etmek için restorana geldik. Önce yalın gitar sesine kulak verdik, sonra enstüramana sesiyle eşlik eden bir bayan ve onu takiben bir erkek fado sanatçısı sahneyi aldı. Loş ışıkta, derinlere daldıran şarkıları dinledik birer birer.

Fado nedir bilmeyenler veya bilgilerini tazelemek isteyenler için ufak bilgi kırıntıları:

Kelime kökeni Latince ‘’Fatum’’dan gelen fado kader anlamına gelmekte. 1820’ler fadonun miladı olarak görülse de kökeninin daha eskilere gittiği düşünülmekte.  Acı, hasret, hüzün ve kederin müzikle birleştiği bir söylem olan Fado halkın sesidir. Fadonun, eşlerini veya sevdiklerini deniz yolculuklarına uğurlayan, onları özlemle ve kimi zaman da ümitsizikle bekleyen Portekizli kadınların yaktığı ağıtlardan türediği söylenir. En önemli temsilcisi fadonun kraliçesi sayılan Amalia Rodrigues’dir.

Onun sesinden bir fado dinlemek için: http://www.youtube.com/watch?v=ARS7Zi-Zpkw




DAHA FAZLA LİZBON:


Lizbon’un çevresinde günübirlik gidilebilecek çok yakın rotalar var. Eğer zamanınız olursa Fatıma, Nazare, Obidos bunlardan bazıları. Bizim günümüz kısıtlı olduğu için çok duyduğumuz halde buralara gidemedik.

Lizbon hakkında daha ayrıntılı bilgi için:




13 Temmuz 2013 Cumartesi

Adriyatik’in yeni turizm cenneti: Karadağ



KARADAĞ, kısa kısa

625 binlik nüfusuyla Karadağ, Balkanların en küçük ülkesi. Başkenti Podgorica olan ülke, Türklere 90 günü aşmayan gezileri için vize uygulamıyor. Ülke para birimi Euro.


Karadağ Bayrağı
Kaynak: Wikipedia
Karadağ ismi bölgeye, orta çağda kontrolü altında kaldığı Venedik’in etkisiyle yerleşmiş.  Crna Gora (Karadağ),Yugoslavya döneminde Hırvatistan sahillerine ek olarak ülkenin en önemli turizm noktalarından biri olmuş. Yugoslavya’nın dağılmasıyla beraber ekonomisi darbe yiyen ülke, 2000’lerden itibaren Adriyatik turizminde tekrar söz sahibi olmaya başlamış. Ev sahipliği yaptığı 295 kmlik Adriyatik kıyı şeridinin 72 kmsini oluşturan sahiller ülkenin göz bebeği. Başlıca turizm noktaları Kotor Körfezi içinde yer alan; Kotor, Perast kentleri ile Adriyatik kıyısında bulunan Budva ve kuzeyde dağların çevrelediği  Durmitor Milli Parkı. 


Kısaca Karadağ tarihinden bahsedelim.

Karadağ haritası
Kaynak: Wikipedia
1499’a kadar Balkanlarda süregelen son monarşi olmayı başaran ülke, bu tarihten itibaren Osmanlı yönetimine girmiş ve İşkodra sancağına bağlanmışsa da yine Osmanlı yönetimi altında 1514-1528 ve 1597-1614 yılları arası farklı bir statüyle özerk sancak muamelesi görmüştür. 1852’de Osmanlı’ya karşı bağımsızlığını ilan eden Karadağ’ın Osmanlı tarafından tanınışı, 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı sonrası imzalanan Berlin Antlaşması ile olmuştur. 1916’ya kadar krallıkla yönetilen ülke, 1. Dünya Savaşı sonuna kadar Avusturya işgaline maruz kalmıştır. 1922’de savaştan sonra kurulan Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığına dahil olduysa da, 2. Dünya Savaşı sırasında 1941 yılında Mussolini birlikleri tarafından işgal edilmiştir. İtalya’nın işgaline rağmen 1944’e kadar Karadağ Krallığı olarak anılan topraklar, Alman birliklerinin ülkeyi terk etmeleriyle birlikte partizanların yönetimine geçmiş ve Yugoslav Sosyalist Federe Devleti’nin bir parçası olmuştur.Yugoslavya Federasyonu’ nu oluşturan altı devletten biri olan Karadağ, federasyonun dağılmasının  sonucu, 1992’de bir referandum düzenleyerek kaderini tayin etmiştir. Müslüman, Katolik ve bağımsızlık yanlılarınca boykot edilen referanduma katılım % 66 ile sınırlı olsa da oylamada çıkan %96 lık sonuçla, ülke  federasyon üyesi olmaya devam etmiştir. 1991-1995 arasında patlak veren Hırvat-Sırp ve Boşnak-Sırp savaşlarında, Karadağ güçleri Sırp ordularının yanında savaşa dahil olmuşlardır. 2002’da federasyon içinde imzalan anlaşmalar esnek bir federasyon öngördüğünden adı Yugoslavya Federasyonu olan ülkenin ismi Sırbistan ve Karadağ olarak değiştirilmiştir.Bu değişiklikle çalmaya başlayan ayrılık çanları, 2006’da düzenlenen referandumla  yeterli olan %55 lik oranın %0.5 aşılarak %55.5 yüzdenin sağlanmasıyla susmuştur.  

Bugün ülke NATO ve AB üyelik yolunda ilerlemekte.




KOTOR:



SARAYBOSNA-KOTOR ARASI

Saraybosna’da başlayan gün, 10 saatlik yolculuk sonrası nihayet Kotor’da sona erecekti. 10 saatlik yolculuğa ek 3 otobüs değiştirmek zorunda kalmamız bizi fazlasıyla yormuştu. İlk iş bir hostel bulmaktı ve sonra internette rast geldiğimiz bu harika şehri keşfetmeye başlayacaktık. Saraybosna’dan sonra konaklayacağımız hiçbir yer belli değildi, 14 gecelik bir turun sadece 5 gecesi ayarlanmış gerisi yolda planlanacak şekilde bırakılmıştı. Başka bir ülkede plansız bir gezi göz korkutsa da, yolda tanışılan insanların  planlarınıza dahil olmasıyla geziniz o kadar keyifli bir hal alıyor ki. Kotor’da da bu böyle oldu; otobüs istasyonuna indiğimizde elimizde nereye gideceğimize dair ne bir harita ne de bir adres vardı. 

Balkanların en büyük handikapı İngilizce bilen sayısının çok az olmasıydı o yüzden konuşabildiğimiz her kişi bizim için altın değerindeydi. İstasyonda tanıştığımız İspanyol bir kıza nerede kalabileceğimizi sorunca, bize eski şehir içindeki Old Town Hostel’ de konaklamamızı önerdi ve şehrin en yüksek noktasına çıkıp manzarayı izlememizi tembih etti. Aynı otobüste yolculuk ettiğimiz Portekizli bir karı kocayla şehirde ne yapacaklarını, nerede kalacaklarını  konuştuk ancak onlar da yeni vardıkları bu şehirde ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Onlara eski şehir yolunda eşlik ettik ve Gezi Parkı olaylarıyla ilgili sorularını cevapladık. Güzel sohbetin ardından yanlarından ayrıldık. 

Hosteli dar sokaklar arasında kaybola kaybola nihayet bulduk, bulduk ama acaba boş yerleri var mıydı? O gece için yerleri olmadığını söyledikten sonra bize şehrin iki hostelinden diğeri olan Montenegro Hostel’in yerini tarif ettiler. Yolda yürürken, burda da yer bulamazsak senaryoları geçiyordu aklımdan; nitekim burda da tüm odalar doluydu ancak hostelde görevli olan Enis, bize kişi başı 15 euroya bir apartman dairesi önerdi. 8 ve 6 kişilik odaların kişi başı fiyatının vergilerle birlikte 13 euroya denk geldiğini öğrenince apartman dairesini seve seve kabul ettik. 

Yolda hiç tanımadığımız insanların katkılarıyla oluşturduğumuz bu plan bizi şehrin ortasında ucuza kiralanan bir apartman dairesinde yatırdı. Ucuza diyorum çünkü ertesi gün eski şehrin sokağında karşılaştığımız Portekizli çift, şehrin dışındaki bir apartman dairesine 50 euro verdiğini söyledi, onları üzmemek için kaldığımız fiyattan hiç söz etmedik.


KOTOR’U KEŞFETMEK


Kotor, büyük şehrin temposundan sıkılanlar ve deniz kum güneş üçlüsüne alternatif bir tatil arayanlar için tam anlamıyla bir cennet. Dar sokakları, Venedik mimarisi yapıları, kiliseleri ve şehri sarmalayan o harika deniziyle bu şehir Adriyatik’in parlayan turist merkezlerinden biri.  Bu nedenledir ki şehirde duymadığımız dil kalmadı ve tabi ki Türkler yine buradaydı. 

Venedik Kalesi
Adriyatik gemi turları son yıllarda giderek daha da popülerleşiyor, Türkler de bu trende uyum sağlıyorlar. O gün şehre yine büyük bir gemiyle gelen Türk kafilesine eski şehirde rast geldim ve turlarına 10 dakika kadar dahil oldum. Daha önce yapılarının tarihi hakkında çok da düşünmediğim Kotor hakkında bu turla farklı bilgilere ulaştım. 

Tepelerden manzara
Kaynak: tripadvisor
Kotor’da eski şehir içindeki gezilecek görülecek yerler şöyle: St Tryphon's Katedrali,  St Nicolas Kilisesi,Denizcilik Müzesi. Ama buraları içine girip de saatlerinizi alacak yapılar olarak düşünmeyin, zaten Kotor’a bunun için geldiyseniz yanılmışsınız. Siz tarihi, müzeyi, kiliseyi bir yana bırakın ve büyük şehrin yorgunluğundan arının. Bunu da eski şehrin huzur verici mekanlarında harika bir müzik eşliğinde yemek yiyerek, bir şeyler içerek ya da dibini seyre dalarken kulaç atmayı unutabileceğiniz masmavi denizde yapabilirsiniz.

Ara sokaklar
Eğer Kotor körfezini tepeden görmek isterseniz, yaklaşık bir saatinizi 1350 basamaklı bir yolculuğa  ayırın ve harika manzarayı şehrin tepesindeki kaleden seyredin. Eski şehirden başlayacağınız tırmanışın ücreti 3 euro.

Kotor harika bir denize sahip olsa da Türkiye’den alışkın olduğumuz ince kumlu plajlar burada yerini taşlara bırakıyor. Bu taşlar deniz başladığında kendini daha büyük taşlar ya da kayalara teslim ediyor ki bu denize kıyıdan girmeyi tehlikeli bir hale sokuyor. İskeleden suya atlamak en kesin çözüm, yoksa benim gibi ayağınızı kesebilir ve birkaç gün acısına katlanmak zorunda kalabilirsiniz.






BUDVA


Kotor - Budva arası ve her 20 dakikada bir kalkan minibüslerle ortalama yarım saat sürüyor ve bagaj hariç yolculuk ücreti 3 euro. (bagaja vereceğiniz her bir çanta için 50 centlik bir ücret alınıyor) Kotor’da otobüs istasyonunda başlayan yolculuk, Budva’da şöforün sesiyle sona eriyor.

İngilizce konuşan birini bulmak çok zor olduğundan gide gele birkaç kelime öğrendiğim ya da öyle sandığım balkanlarda yoldan birini çevirip şehir merkezi için ‘centar’ diye sordum. Sırbistan’dan itibaren yol sorduğum kişilerin tariflerinden sonra yolu anladığım için bana bravo dediklerini düşündüğüm ‘prava’ yı yine laf arasında duydum. Siz siz olun benim yaptığım gibi yolu anladığınız için sizi tebrik ettiklerini düşünmeyin.Birkaç kişinin beni ‘tebrik etmesinden sonra’ el hareketlerinden ‘prava’ nın dümdüz git olduğunu çözmem, aklıma geldikçe hala tebessüm etmeme sebep güzel bir anı.

Eğer Budva’ya bizim yaptığımız gibi Kotor’dan gelirseniz, otobüsün sizi bıraktığı yerden merkez yani eski şehir için önce sağa, ordan 500 metre ilerledikten sonra tekrar sağa ve ‘prava’ gidin, ta ki eski şehrin kalelerini görene kadar.

Budva’da konakladığımız yeri Montenegro Hostel’de tanıştığımız Enis ayarladı ama bu sefer patronunun Budva’daki hostelini arayarak. Montenegro Hostel, Kotor, Budva ve Podgorica’da hizmet gösteriyor. 8 kişilik oda Kotor’da vergiler dahil 12 euro iken, Budva’da  13 euro. Temiz ve konumu itibariyle merkezi bir yerde, Karadağ’da hostelde kalmayı planlıyorsanız aklınızda bulunsun.

Budva panoroma


BUDVA’YI KEŞFETMEK

Budva, Karadağ’ın en önemli yaz turizm merkezlerinden biri. Birçok yabancı turiste de ev sahipliği yapan şehir çılgın gece hayatıyla ünlü. Gece kulüplerinin ünü tüm balkanlara yayılmış, ancak siz sakin bir gece geçirmekten yanaysanız eski şehir çevresinde ve içinde çok güzel kafe-barlar bulunuyor.


Budva deniz-kum-güneş için ideal bir şehir. Eski şehirden yürüme mesafesiyle 1 dakika uzaklıktaki Morgen Sahilli turistlerin uğrak noktası. Bunun dışında eski kale duvarının hemen bitiminde başlayan küçük sahil de halka açık ve yerler kumla yumuşatılmış, yalnız kum sizi aldatmasın. Denizde 10 metre açıldıktan sonra 2 metreye yaklaşan derinlik güvenle yüzebileceğiniz ve karşınıza bir kaya çıkmayacağı anlamına gelmiyor. Karadağ sahillerindeki en büyük sorun olan kayalık araziyle zaman kaybetmemek tertemiz, masmavi denizin keyfini çıkartmak için en ideal yol iskele kullanmak.

Rehberlerde yer alan fakat Budva için gitmeye değer bulmadığım birkaç gezi noktasını buraya yazıyorum, gidip gitmemek size kalmış. Holy Trinity Kilisesi, Saint Sava Kilisesi, Saint John Kilisesi, Arkeoloji Müzesi.


Budva’yı anlatıp da yanı başındaki Sveti Stefan’dan bahsetmeden olmaz.

Sveti Stefan adası ve sahiller
Kaynak: tripadvisor
1954’te Yugoslav dönemiyle otellere tahsis edilen ada, bugün Singapur menşeli lüks otel grubu Amanresorts’un kontrolü altında. Öyle ki; eğer otel müşterisi değilseniz ya da adaya rezervasyonu yapılmış bir öğle ya da akşam yemeği için gelmediyseniz girişiniz mümkün değil.  Ancak adayla kara arasındaki kuzey ve güney sahillerini kullanabilirsiniz fakat bunu da ücretsiz sanmayın; kuzey sahilinin giriş ücreti 2012’de 50 euro olarak belirtilmiş. Sadece sahile giriş için 50 euro ücret istenildiği adadaki Aman otelinin fiyatlarını merak edip araştırdım ve gecelik konaklamanın 910 Eurodan başladığını öğrendim, gerisini siz düşünün.

Balkanlarda aklınıza gelebilecek her şeyin Türklerle uzaktan ya da yakından bir ilişkisi vardır. Bu yargı Karadağ’ın dünya zenginlerini ağırlayan ada-şehri Sveti Stefan’da da değişikliğe uğramadı. 15.yy da Adriyatik kıyıları Türk akınlarıyla sarsılırken, Kotor Koyu fethedilmesi en güç bölgelerden biri olmuştu. Bunda, koyun coğrafi yapısı ve dağlardan inen eşkiyaların direnişi neden olmuştu. Türk donanması Kotor’a vardığında yine bir eşkiya güruhu olan Pastroviçler, Türklerin mağlubiyetinde etkin rol oynamışlar. Türkler bir süreliğine de olsa pes edip geri döndüklerinde Pastroviçler , bugün Sveti Stefan olarak anılan yerde bulunan adaya taş duvarlar inşa ederek koyu olası saldırılara karşı koruma görevini üstlenmişler. Pastroviçler’in bu yardımına karşılık kilise onları onurlandırmış ve koruyuculuğuna, Saint Stefan adlı rahibi atamış. Kentin koruyucusu olan Saint Stefan bu tarihten itibaren adayla özdeşleştirilmiş ve ismini adaya vermiş.



YEME İÇME


Karadağ, Adriyatik denizinin kıyısında bir ülke olarak zengin bir deniz kültürüne sahip, restoranlarda birçok farklı ürün tadabilirsiniz.Bunun yanında domuz eti ülkede çok sık tüketiliyor, fakat bazı restoranlar ürünlerinde sadece kuzu ve sığır eti kullanıyor. Eğer domuz eti yemiyorsanız, tüm balkanlarda geçerli anahtar kelime ‘bez svinsko’ yani domuz eti içermeyen.

Rakija(rakiya) tüm balkan coğrafyasının milli içkisi. Ceviz, böğürtlen hangi aroma ararsanız var rakijalarda. Türk rakısı ve Yunan uzosundan farkı rakiya’nın üzümden, erikten ya da az olsa da daha farklı mevyelerden; rakı ve uzonun ise anasondan yapılıyor olması.




GECE HAYATI


BUDVA

Karadağ sahillerinden özelikle Budva, yabancı turist sayısıyla da orantılı olarak canlı bir gece hayatına ev sahipliği yapıyor. Yalnız aklınızda bulunsun bu ülkede sezon haziran sonunda başlıyor; yani mayıs ve haziran başlarında o çok ünlü gece hayatını tadamadan eve dönebilirsiniz.

Trocadero, Miracle Lounge şehirde bulunan en ünlü gece külüplerinden.

İçkinizi yudumlayacağınız sakin bir yer arıyorsanız, şehrin içindeki kafeler ideal. Bunların yanında iskeleye gidip deniz ve mehtap eşliğinde şarabınızı yudumlamak da başka bir alternatif.

KOTOR

Budva ile kıyaslandığında Kotor, sakin bir gece hayatına sahip; eski şehir içinde ve çevresindeki mekanlar daha romantik ve sakin. Eski şehirden çıkınca sağa doğru 1 km yürüyünce alışveriş merkezini geçtikten sonra sol tarafta denizin içinde ama etrafı kısmen sarılmış bir havuz var; gece yerli-yabancı gençler burada toplanıyor, kimi müzik eşliğinde kafa dinliyor kimi geceye aldırmadan havuz parti yapıyor.



KARADAĞ’DAN NOTLAR


Hırvatistan’ın AB’ye girmesi biz Türklere çok da yaramadı çünkü bu ülkeye girmek için artık vize gerekiyor. Eğer yeşil pasaportunuz ya da geçerli bir Schengen vizeniz varsa, Mostar’dan çok sık kalkan Dubrovnik otobüslerine atlayın ve bu şehri gördükten sonra Karadağ sahillerine doğru yol alın. Ben bu geziyi vizesiz tamamlayacağım derseniz; Bosna’dan Karadağ ‘a geçiş için en güzel rota Mostar’dan sonra Herzeg Novi’ye ulaşmak. Buralara kadar gelmişken, ülkenin başkenti Podgorica’yı da göreyim derseniz karar sizin ama benim Karadağlı arkadaşlarımdan duyduğum şey şu: ‘There is nothing to do in Podgorica when it is summer’ yani yazın Podgorica’da yapılacak bir şeyin olmadığı. Çok küçük bir ülke olan Karadağ’da başkentliler, yaz ayları boyunca iş çıkışları yarım saatlik bir yolculuktan sonra kendilerini ülkenin sahillerine atıyorlar. Dolayısıyla gerçekten de başkentte yapacak pek bir şey kalmıyor ama dediğim gibi karar sizin.

Karadağ içinde ya da Bosna-Karadağ, Karadağ-Arnavutluk arasında bineceğiniz otobüsler Türkiye standartlarıyla karşılaştırıldığında hayal kırıklığı yaşatabilir. Şehirler arası otobüsten çok dolmuşa benzeyen bu araçlarda sürekli bir sirkülasyon söz konusu, aracın ineni bineni eksik olmuyor. Bundan da öte koltuklar eski ve bazılarıysa kırık.

625 bin nüfusuyla ve yüz ölçümüyle Balkanların en küçük ülkesi olan Karadağ’da Sırp ve Karadağlılarıın yanında ülkenin özellikle doğu kısmında Müslümanlar yaşamakta. Ulçine (Ulcinj) %70 lik Arnavut nüfusuyla, Karadağ’da en çok Müslümanın yaşadığın şehir. Kosova ve Arnavutluk sınırında bulunan Plav adlı kent zamanında önemli bir Türk nüfusa ev sahipliği yapmış. Türkiye’ye göç eden bu Türkler eski topraklarını görmek için son yıllarda Karadağ’a daha sık gelmeye başlamış.

Küçük ülke posta pulları her zaman koleksiyonerlerin aradığı parçalardan olmuştur, bu sebeple Karadağ pulları koleksiyonleri cezbediyor. Eski paralara meraklıysanız, Kotor’da otobüs istasyonuna giderken karşınıza çıkacak pazar, kalenin altında konumlanmış ve içerdeki bir dükkan antika malzemelerle birlikte eski para da satıyor. Burada, eski bir Yugoslav parasına 2 euro vermiştim, daha sonra 3 tane Yugoslav parasını, Makedonya’da 200 Makedon Dinarına yani 3 eurodan biraz fazlaya almıştım. Eğer eski paraya meraklıysanız ve Makedonya , Bosna ya da Kosova’yı ziyaret edecekseniz, bu işi bu ülkelere bırakın. Bu pazarda ayrıca taze sebze, meyve, süt ürünleri , mantar; köy üretimi şarap; envai çeşit rakiya  bulabilirsiniz.

Yugoslavya’nın 1992’deki dağılma süreciyle ülke Sırbistan ile federasyonda kalsa da para birimi olarak Alman Markı’nı kullandı, daha sonra da euroyu para birimi olarak ilan etti. Para biriminin euro olması sizi korkutmasın çünkü fiyatlar Türkiye’ye yakın; hatta çoğu zaman Türkiye’ye kıyasla daha ucuz.

Kotor körfezi birçok küçük şehre ev sahipliği yapıyor. Bu şehirler, haşmetli dağları ve masmavi deniziyle harika bir manzara oluşturuyor. Arabayla seyahat edecekseniz yolda sık sık durmak için bir bahane bulacaksınız; eğer otobüsle yolculuk yapıyorsanız da sol pencere kenarı manzara için ideal.
                                                                                                                                                      



İŞİNİZE YARAYACAK BİRKAÇ KELİME

DA: evet
NE: hayır
ZDRAVO: merhaba
HVALA: teşekkürler
MOLIM: lütfen
DOBRO: iyi
GDE JE... :  .... nerede?
LEVO: sol
DESNO: sağ
PRAVO: dümdüz git
AERODORM: havaalanı
ZELEZNICA STANICA: tren istasyonu
AUTOBUSKA STANICA: otobüs istasyonu


DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN:




Bir sonraki durak: ARNAVUTLUK
TİRAN: Bir acayip başkent.


Burak Yazar
13.07.13

5 Temmuz 2013 Cuma

Arada Kalmış Bir Ülke: Bosna


 

BOSNA, kısa kısa

Bosna Hersek ya da Bosna; yaklaşık 4 milyon nüfuslu bir Balkan ülkesi. En büyük şehri ve başkenti  430bin nüfuslu Saraybosna. Ülkenin para birimi Konvertible Mark(KM) ve 1,95KM=1 Euro.

Ülke adeta bir kültür yumağı: Balkanların ilk toplumu ve bugünkü Arnavutların ataları olan İliryalılar ile bölgede başlayan yerleşim, Roma İmparatorluğu’ nda da devam etmiş. Bölge Slav ırkların göçüyle farklı bir
Bosna Haritası
Kaynak:Wikipedia
çehreye bürünse de Bosnalı Slav halkın Katolik ya da Ortadoks inancı değil de Bogumil denen Hristiyan mezhebini seçmesi onların sapkınlıkla suçlanmalarına ve üzerlerine Haçlı Orduları’ nın gönderilmesine neden olmuş. Belki de bu sebeptendir ki Müslümanlık bölgede kısa bir sürede benimsenmiş ve Osmanlı hükümdarlığı altında Bosna altın çağını yaşamış.

Osmanlı’ nın zayıflaması bu ülkenin de kaderini değiştirmiş.  Osmanlı - Rus Savaşı sonrası imzalanan 1878 tarihli  Berlin Antlaşması ile Bosna’nın kontrolünü Avusturya Macaristan İmparatorluğuna bırakılmış. 1914’te Avusturya-Macaristan veliaht prensi Franz Ferdinand ve karısının Latin Köprüsü olarak adlandırılan yerde bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi 1. Dünya Savaşı’nın ateşini Bosna’dan yakmış. 4 yıl süren savaşın sona ermesi ve imparatorlukların yıkılmasıyla ülke 1918 yılında kurulan Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı’nın toprakları arasında yer aldı. Bosna, 1945’te 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan Sosyalist Yugoslav Cumhuriyeti’nin altı federal cumhuriyetinden biri oldu.

Yugoslavya’da 1991’de çalmaya başlayan çanlar, Bosna’nın 3 Mart 1992’deki bağımsızlık ilanının da
Bosna bayrağı
habercisi oldu. Fakat Sırpların kabul etmediği bu bağımsızlık 3 yıl sürecek kanlı bir savaşın nedeni olacaktı. Bu savaş Aralık 1995’te Dayton Antlaşması ile sona erdirilse de ülkede savaşın izleri ve geri kalmışlık hala devam ediyor.

Ülke bugün, Bosna Hersek ve Republika Srpska adı altında iki oluşuma bölünmüş ve buna ek olarak Brcko denen bağımsız bir bölgeye sahip. Bir araştırmaya göre ülkede etnik dağılımlar söyle:  48%  Boşnak, 37.1%, Sırp, 14.3% Hırvat,  0.6% diğer*. (The World Factbook, 2000)

*The World Factbook, Bosnia and Herzegovina . Central Intelligence Agency. Erişim tarihi 03.07.2013, https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/bk.html


SARAYBOSNA

Pazar gününü de Belgrad’ta geçirdikten sonra Saraybosna için en son otobüse atladık. Bilete vergiler dahil kişi başı 2510 dinar ödedik. 22.30 da başlayacak yolculuk ortalama 8 saat sürecekti. Çok kalabalık bir otobüs beklemiyordum, ama yanılmışım. Özellikle turistlerden oluşan bir yolcu grubuyla yola çıktık. Uykum sınır kontrolleri, dolambaçlı yollar derken sık sık bölündü. Gözümü ara sıra açıp kapıyordum. Bir an uzun uzun baktım çevreye, neredeyse 8 saat de dolmuştu. Manzara harikaydı dağların arasına saklanmış bir vadi vardı; evet burası Saraybosna'ydı.

Otobüs şehre girer gibi oldu sonra evler seyrekleşti yine, binalar eskidi ve yıkık dökük bir istasyona ulaştık. Sanki 2000’lerde değildim. Bizim otobüsten inenlerden başka istasyonda bir dilenci, bir de tuvalet için haraç kesen bir kadın vardı; derken taksiciler belirdi bir anda. 2 kişi daha bulduk ve atladık taksiye; 10 euro’ya anlaştık şehir merkezi için.

Ha bu arada söylemeden geçmeyeyim. Bu şehirde iki otobüs istasyonu var. Biri ‘East Sarajevo’ diğeri ‘West Sarajevo’. Karadağ ve Sırbistan’dan gelen otobüslerin %90ı ‘East Sarajevo’ istasyonundan yolcu indirip bindiriyor. Öteki istasyon; şehrin içinde ve tahmin edebileceğiniz gibi tren garının yanında.

Şehir merkezi yolunda taksici bir kaç kelimeyi geçmeyen İngilizcesi ile başladı bir şeyler anlatmaya.’ Olimpiad’ diyordu bir tepeyi gösterip, kafamı sallıyordum 1984 Saraybosna Kış Olimpiyatları’nı hatırlayıp. Sonra konu bir ara Rebuplika Srpska, Bosna Hersek ayrımına geldi. Taksicimiz tabi ki Rebuplika Srpska’yı övdü ve Bosna Hersek için eliyle’ boşver onları’ tarzı bir işaret yaptı. Saymaya devam etti: ‘Austuria, Ferdinand, Latin Bridge’... Derken ‘Başçarşıya, centar’ ve küçük gezinin sonu. 

Hostele vardığımızda saat 7 civarıydı. Check-in saatine kadar küçük bir şehir turu yapmayı düşündük. Ama önce yemek yenilmeliydi. Burek ve yoğurt (börek ve ayran) eşliğinde başlayan gün,  uykusuzluğun da getirdiği sersemlikle, şehri sıcak basmadan yüksek bir noktadan görme hevesine bıraktı kendini. Haritayı bir öyle bir böyle tutarken mezarlıklara rastladık. Daha önceden okuduğum ‘Saraybosna’daki en yeni yapıları mezarlıklarıdır’ sözü geldi bir anda aklıma. Daha sonra fark edecektim ki mezarlıklar şehrin her yerindeydi ve bugün en yeni yapılar olmasa bile belki bir 10 yıl öncesine kadar öyleydiler.

Alija ve kardeşleri
Tepeye varmamıza az kala bir çocuk yaklaştı yanımıza; yardım edebilir miyim diye sordu. Tepeye çıkarken konuşmaya başladık, zaten sonra önünü alamadık muhabbetin. Çocuğun adı Alija idi ve henüz 15 yaşındaydı. Muhabbet ilerledikçe ortak noktalar da arttı, ailesinin bir kısmı İstanbul'da yaşıyormuş. Kahve içmeye davet etti bizi evine, kardeşlerimle de tanışırsınız dedi. 5 kardeşi var Alija’nın. İki küçük kardeşi Türkçe öğreniyorlar, 12 ve 13 yaşındaki çocuklar kendi dillerinin yanında İngilizce ve Türkçe’ye de hakimler. Alija’nın babası üniversite mezunu bir imam. Bosna kahvesi ve Boşnak keki eşliğinde o anlatıyor; çocukları çeviriyor. Tito’dan, Türkiye’den, savaştan ve bugünün Bosna'sından konuşuyoruz. Kahvenin üzerine serin bir limonata. Namaz vaktinin yaklaşmasıyla izin istiyor baba, biz de çok durmadan ayrılıyoruz evden.

  

Bosna’nın başkentine Saraybosna deniliyor dilimizde, oysa ki Sarajevo daha bizden. Saray ovası ‘ndan türeyen ismin kökleri Osmanlı’nın bölgeyi 1450lerdeki fethine dayanıyor. Şehrin kurucusu kabul edilen Osmanlı valisi İsa Bey’İn yaptırdığı hükümet konağı saray olarak kalmış halkın ağzında, ova ise çevresi dağlarla çevrilmiş bir şehir için çok uygun bir ek.

Yine şehri parçalara bölelim ve öyle anlatalım.


GEZİLECEK YERLER:

BAŞÇARŞIYA: Yine tanıdık bir kelime. Eski merkez, başçarşı bugün hala hareketli. Turistlerin uğrak
Başçarşıdan akşam manzarası
noktası olan çarşıda aradığınız her şeyi bulabilirsiniz. Osmanlı döneminde şehrin ilk valisi olan Isa Bey tarafından oluşturulmaya başlanan merkezde, Gazi Hüsrev Bey’in de etkileri gözlenebilir. Gazi Hüsrev Bey, merkeze bir cami, medrese, kütüphane ve hamam ekleyerek küçük kasabanın şehirleşmesinde etkili bir rol oynamış. Başçarşı içinde kalan diğer önemli yapılar şöyle: saat kulesi (sahat-kula), çeşme (sebilji), bezistan. Başçarşı içinde bakırcılar sokağından, kebapçılar sokağına eski Türk çarşılarının tipik bölünüşüne rastlayabilirsiniz.

LATİN KÖPRÜSÜ: Latin köprüsü olarak adlandırılan yapı dünyanın çehresini değiştiren bir sonun başlangıcı olmuştu. 28 Haziran 1914’te Sırp milliyetçisi Gavrilo Princip Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand ve karısı Sophie’yi bu köprü üzerinde öldürmüştü. Bunun üzerine Avusturya- Macaristan’ın Sırbistan’a savaş ilanı Rusya’nın Sırbistan’ın yanında savaşa girmesiyle sonuçlandı. Daha önce hazırlanan ittifakların oluşturduğu zincirleme etkisi birçok devleti 4 yıl sürecek bir savaşın içine itmişti.

Şehrin büyük kısmını
kaplayan mezarlıklardan birisi
TEPELERDEN SARAYBOSNA MANZARASI: Hangi tepeye çıktığınız önemli değil, zaten bir tane bulmakta zorlanmayacaksınız; ama hangi tepe olursa bulacağınız yukarıdan manzara bir harika. Eğer manzarayı güzel bir yemeğe ilave, Türk ve Boşnak ezgileriyle taçlandırmak isterseniz Park Princeva restoran tam size göre.

MEZARLIKLAR: Malesef şehrin büyük bir kısmı mezarlık. Savaş sırasında bazı kadınlar tüm erkek akrabalarını; çocuklarını ve eşlerini vatan savunmasında yitirmişler. Onların ruhlarına bir Fatiha da siz okuyun. Boşnakların kahramanı ve eski devlet başkanı, Alija İzzet Begoviç’in mezarı Başçarşı’daki sebilden 3 dk mesafede, yukarı doğru çıktığınızda karşınıza çıkacak.



MÜZELER:

UMUT TÜNELİ: Savaş sırasında dört bir yanı kuşatılan Saraybosna’nın hayatta kalması için gerekli erzak ve mühimmat şehre havaalanı yoluyla
Umut tüneli
ulaştırılıyordu. Havaalanının Sırp ordusu tarafından kuşatılmasıyla, şehrin atar damarı kesilmişti, buna çare olarak havaalanı altından Butmir ile Dobrinje arasında 800 metre uzunluğunda, 1 metre genişliğinde, 1,5 metre yüksekliğinde bir tünel kazılmıştı. Savaş süresince tünelden günde ortalama 4bin insan geçişi, 20 ton malzeme ulaşımı yapıldı. Alija Dede ve Şida Nine’nin Bosnak ordusuna tünel yapılması için tesis ettiği evleri bugün müze olarak kullanılıyor. Müzenin girişi 5KM. Müze kapsamında tünelin 20 metrelik orjinal bölümü, evin içinde ve bahçesinde açılan sergi salonları görülebilir. Müze turu çok uzun sürmese de Saraybosna’da yapılması gereken en önemli aktivitelerden biri Tüneli görmektir. Biz kendi imkanlarımızla otobüs ve tramvay ile tünele ulaştık; ama muhakkak kaldığınız hostel bir tünel turu sunuyordur, araştırın.
Tünel, yaz kış 09.00- 16.00 arası her gün ziyarete açık.

BRUSA BEZİSTAN: Saraybosna kent tarihi müzesi. Giriş ve üst kat olmak üzere iki kattan oluşmakta. Giriş katında ilk dönem yerleşimler, İliryalılar ve Roma dönemi anlatılırken üst katta Osmanlı ve Avusturya Macaristan dönemleri konu edilmiş. Tarihe meraklıysanız görülmeye değer bir yer. Ücreti 3KM.

GALERIJA 11/07/95: Saraybosna’nın ana caddelerinden biri olan Ferhadija Caddesi’nde katedralin yan tarafında yer alan galeri Bosna’nın ilk anı galerisi. T.C. Başbakanlık Türk İş Birliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TIKA) tarafından desteklenen sergide, Srebrenica Soykırımı fotoğraflarla anlatılmış. İngilizce bir tur eşliğinde fotoğrafların anlatımı gerçekleşiyor. Tur bitiminde savaşta yakınlarını kaybeden kişilerle yapılan ve her biri yaklaşık 40 dakika süren röportajlar İngilizce altyazı ile iki ekrandan izlenebilir. Serginin çıkışında tarif edemeyeceğim derecede karışık hislerle ayrıldım. Kesinlikle gidilmesini öneririm.



YEME İÇME

Saraybosna Türkler için adeta bir cennet. Yemek kültürü bizimkine o kadar benziyor ki; Avrupa’da ilk defa
Zeljo'daki Cevapi
böyle bir şehirle karşılaştım. Cevapi; bizim İnegöl köftenin gobit ekmek içinde, yanında ince kıyım soğan ile bir tabakta servis edilmiş hali. Birkaç farklı yerde yediğim cevapilerden sonra burada kullanılan etlerin bize kıyasla çok daha lezzetli olduğu kanısına vardım. Bunların arasından en çok Zeljo adlı mekanın cevapisini ağız tadıma en yakın buldum. Daha sonradan öğrendim ki; burası ünlü Boşnak futbolcu Edin Dzeko’nun da en sevdiği mekanlardan biriymiş.

Cevapiden başka daha birçok Türk lezzeti bu şehrin de simgesi olmuş: dolma, sutlija (sütlaç) kadaif (kadayıf), baklava, terhana corbe( tarhana çorbası ),bamija (bamya) ve daha niceleri.

Dolma Tabağı

Türkiye'de benim hiç duymadığım bir dolma çeşidi olan soğan dolmayı test etmek için ‘NANINA KUHINJA’ adlı bir mekana oturduk ama garsonun karışık dolma önerisini, biraz da bizim dolmaları buradakilerle kıyaslama şansını tepmemek için kırmadım ve her tip Boşnak dolmasının tadına baktım.Soğan dolma ile söyleyeceğim soğan tadını hiç mi hiç almıyorsunuz, diğerleri ise annanelerimizin dolmaları gibi.

Kahve bu şehrin adeta simgesi. 'Bosniak Kafa' olarak adlandırılsa da ben her gittiğim yerde Türk kahvesi olarak istedim kahvemi. Isparta’nın gül başkenti Yalvaç’ta sade kahveler kulpsuz fincanda gelirken, şekerli ya da orta kahvelere ‘zenne’ denir ve kulplu fincanda servis edilir. Boşnaklar da kahvenin hası şekersiz olur deyimine uygun olarak hazırladıkları sade kahveleri kulpsuz fincanlarda servis ediyorlar, dilenirse şeker sonradan ilave ediliyor. Belki de onların kahvelerine Boşnak kahvesi demelerinin nedeni bu küçük farklılık.

PEKARA (fırın)lardan sabah akşam ‘burek’ yani börek alıp yiyebilirsiniz. Bunun dışında pogoça(poğaça) bizdekine çok benzese de içindeki malzemeler farklılık gösteriyor. Yogurt isterseniz de koyu kıvamlı bir ayran içeceksiniz. Domuz eti şehirde neredeyse hiç bir üründe kullanılmıyor. Türkiye’de çok görülmeyen fakat balkanlarda ve Avrupa'da çok popüler bir yemek kültürü: tek dilimli al-ye pizzalar. Tüm balkanlarda fiyatlar 1 euro civarında. Bosna’da da 1,5 - 2 KM arası fiyatlar mekanın popülerliği ve pizzanın çeşidine göre farklılık gösteriyor.

Rakija(rakiya) tüm balkan coğrafyasının milli içkisi. Ceviz, böğürtlen hangi aroma ararsanız var rakijalarda. Türk rakısı ve Yunan uzosundan farkı rakiya’nın üzümden, erikten ya da az olsa da daha farklı mevyelerden; rakı ve uzonun ise anasondan yapılıyor olması.

Sarajevska buranın en popüler birası. Saraybosna sokaklarında dolaşırken, Sarajevska fabrikasına ya da dağıtım tesisine rast geldik. Bunun dışında popüler yabancı biralar da şehirde mevcut.



 GECE HAYATI VE EĞLENCE:

Saraybosna çevre ülke başkent ya da şehirleriyle karşılaştırıldığında eğlence konusunda biraz daha sakin kalıyor. Ülkede geceler, gece kulüpleri yerine sokaklardaki kafe-barlarda yudumlanan içkilerle sürüyor. Buna rağmen gece kulübü tarzı mekanlar da yok değil. Cinemas Club bunlardan biri. Bizim gittiğimiz gece kapalıydı ama daha sonradan öğrendik ki her Pazartesi Latin gecelerine ev sahipliği yapıyormuş.





 PİRAMİTLER ŞEHRİ VİSOKO

Bosna piramitlerini, ilk kez uluslararası bir organizasyonda çalışırken Hırvat katılımcıdan duymuştum. Balkanlarda bir geziye çıkacağımı söyleyince kesinlikle piramitleri  görmemi tavsiye etti. Not alsam da ilk kez duyduğum bir şey için zaman ayırıp ayıramayacağımdan emin değildim. Ta ki Musa Dede’nin Hürriyet’te yayımlanan ‘Bosna – piramit fenomeni’ adlı yazısını okuyana kadar; okuduktan sonraysa gizem oluştu içimde ve keşfedilmeyi bekleyen bir merak.  Musa Dede’nin yazısını okumanızı kesinlikle öneriyorum, hele de piramitle ilgili ilk kez bir şeyler duyuyorsanız. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/23098277.asp

Bahsedilen piramit kompleksi aslında şehrin her tarafına yayılmış piramitlerden oluşuyor. Bunlardan en büyüğü, üzeri yeşilliklerle kaplı Güneş Piramidi. 220 metreyi aşan uzunluğuyla dünyanın en uzun piramidi olarak kayıtlara işlenmiş. Ay Piramidi, 147 metrelik boyuyla Giza Piramidinden de yüksek ve piramitler kompleksinin ikinci en önemli piramidi. Yaz aylarında güneşin batışından önce Güneş Piramidinin gölgesinin, Ay Piramidini kaplaması iki piramit arasındaki astronomik ilişkiyle yorumlanıyor. Bu iki piramitten başka, Ejderha Piramidi, Sevgi Piramidi ve Toprak Ana Tapınağı kompleksin diğer önemli yapılarından.

Ravne Tüneli olarak geçen tüneller dizisi, yine Profesör Doktor Sam Osmanagiç tarafından keşfedilmiş. Yapı, karbon ölçümleri sonucu ortalama 12.000 yıl önceye tarihlenmiş. Daha önce belirli girişleri açık olan tünel, halk tarafından yüz yıllarca doğal bir mağara sanılmış fakat tünel içinde başlayan kazılarla tünelin dağın içindeki büyüklüğü ve yayılımıyla aslında  insan yapımı olduğu tespit edilmiş.     

Tüm bu yazılanlardan sonra piramitlerle ilgili daha fazlasını duymak istiyorsanız ve Visoko’ya nasıl giderim diyorsanız okumaya devam.

Kaldığımız hostelde 30 euroya piramitlere günübirlik tur düzenleniyordu. Seyahatimin henüz ikinci ülkesinde olmam nedeniyle işimi daha ucuza halletmeye çalıştım ve indikten sonra piramide giden yolu nasıl bulacağımı henüz düşünmediğim bir trene bindim.

Saraybosna Visoko trenine 4,40 KM, aynı yol için dönüşte kullanacağım otobüse ise 6,30 KM ücret ödedim. Eğer tren saati uyuyorsa daha rahat bir yolculuk için tercih edilebilir. Fakat Balkanlardaki trenlerin en büyük sıkıntısı iki noktaya bağlantıda çok seyrek seyretmeleri.

Trenden indikten sonra ‘centar’ diye merkezi sorduğunuzda aşağıya doğru inen düz yolu göreceksiniz. Eski bir katedrali sol tarafta bırakıp ilerlediğinizde sağınıza otobüs istasyonu çıkacak. Otobüs terminalini geçer geçmez nehrin iki yanını birbirine bağlayan köprüden geçip bekleyin. Çünkü şimdi karar verme sırası. Nehirle birlikte soldan devam eden yolu takip ederseniz uzun bir yürüyüş ve tırmanma sonucu ‘Güneş Piramidi’ ne varabilirsiniz. Düz devam eden yolu takip ederseniz ise piramitleri birbirine bağlayan tünellere ulaşırsınız. Tüneller hala kazılmakta ve burası söylenene göre şu an dünyanın en büyük ve açık arkeolojik alanı.
Güneş Piramidi’ne tırmanmanın havanın 40 dereceye yaklaştığı bir günde yılanlar nedeniyle tehlikeli olabileceği aklınızda bulunsun. Belki de o gün yalnız ve ilk defa geldiğim bir yerde olmamdan dolayı, yılan riskini göze alamadım  ve tünele doğru yola koyuldum.

Tünel için, şehre arabasız geldiyseniz bir taksiye atlayın; çünkü yol yürüyüş için çok uzun ve yorucu. 


TÜNEL:

Ormanın içinde kazı çalışmaları var, sürekli içeriden el arabalarıyla çıkarılan toprak boş bir alana dökülüyor. Çevrede ise yeni inşa edilmiş fakat içi henüz boş turistlik ahşap dükkanlar ile tünel için giriş ücretinin ödendiği ve aynı zamanda çeşitli yayınların satın alınabildiği bir kulübe.
Tünel içindeki büyük hollerden biri

Tünel girişi 5KM, öğrenci indirimi uygulanmıyor ve içeriyi bir rehber eşliğinde gezebiliyorsunuz; aksi takdirde kaybolmamak içten bile değil. Ben biraz geç kalmışım, rehber konukları da almış ve ilerlemiş tünelin içinde. Beni piramitler için gönüllü çalışan bir Boşnak, rehber Emir’e teslim etti. Emir kısık ses tonuyla ve yer yer anlaşılmakta güçlük çeken akıcılıkta İngilizcesi ile tüneli gezdiriyordu.

25 bin yıllık olduğu düşünülen Güneş Piramidinden başka Ay piramidi, Ejderha Piramidi gibi farklı isimlerdeki piramitlerin bölgedeki varlığından bahsetti. Labirentlerde hayvanların olmamasının nedenini iyi kurgulanmış bir ses sistemine bağladı. Piramide gelen uydurma ve yeni yapıldı eleştirilerine taşların dizilimlerini göstererek karşılık veriyordu. Farklı odalara girip çıktıktan, kolidorlarda ilerledikten sonra eski zamanlarda meditasyon için kullanıldığı tahmin edilen büyük taşların üzerindeki oymalardan, işaretlerden bahsetti; gösterdiği işaretler ve yaptığı açıklamalar birbirini destekler nitelikteydi. Sık sık bugüne dem vuruyor, insanların savaşmalarını anlamsız bulduğunu belirtiyordu ve tabi ki o yapay mutluluk anlayışlarını. Meditasyon taşları etrafında toplandığımızda ellerimiz açıp taşa yaklaşmamızı ve kendimizi rahat bırakmamızı söyledi. Avuç içlerimde bir enerji hissetmiştim ve tünelden ayrılırken huzur doluydum; bu huzur belki yolculuktan sonra girdiğim sessiz ortamın verdiği bir sakinlikti belki de taşların sundukları o ruhsal dinginlik. Her ne olursa olsun oradan sakinleşmiş bir şekilde ayrıldım.

Güneş Piramidi olarak adlandırılan en büyük piramit uzaktan ya da tepeden bakıldığında bilinen piramitlerden farksız. Keskin yapısıyla civardaki dağlardan ve yükseltilerden ayrılıyor. Tüneldeki tur bitip dışarı çıktığımızda

Şehrin içinden Güneş Piramidi
aslen Visokolu olan Emir’e piramitlerin keşfedilmesinden önce dağın şekli hakkında ne düşündüğünü sordum. Şehre yakın olan bu dağa sık sık gittiğini ve şifalı bitkiler topladığını söyledi. Emir’in anlattıklarından bana asıl ilginç gelen, Osmanlıların Visoko’yu fethinden sonra yaptıkları ilk şeyin Güneş Piramidinin üzerinde bulunan kaleyi yıktırmalarını söylemesi oldu. 1500lerde kalelerin önemi şüphesizdi ve bu kaleler uğruna yıllarca savaşan Osmanlı’nın Güneş Piramidinin tepesindeki bu kaleyi şehrin savunmasında kullanmak yerine yıktırmasının ardındaki gizem bende de cevaplanmayan sorular bıraktı.

Bugün hayatımızın büyük bir kısmı rekabetle geçiyor, doğduğumuz andan beri rekabet ediyoruz, yaşımız kaç olursa olsun en iyisi olmaya çalışıyoruz. Hatta bu rekabet ülkeler arası platforma taşındığında on yıllarca unutulmayacak acılara gebe oluyor. Ve mutluluklarımız? Hepsi aslında o kadar boş şeyler ki; daha pahalı bir araba ya da daha çok fonksiyonu olan bir saat gibi. Peki gerçekten bu mudur hayat? Bunun için mi yaşıyoruz? Tarih okullarda hep lineer bir form olarak artan grafikte anlatıldı bize; yani yaşadığımız her gün bir öncekine göre ilerideydik. Oysa hala bir çok alanda Roma’nın gerisindeyiz. Ya belki uygarlık azalarak artan ya da azalan bir grafik içindeyse? Musa Dede’nin yazısındaki belirttiği gibi belki de birden çok uygarlık, birden çok Adem vardı ve kim bilir tarih kaç kere sıfırlanmıştı.

Piramitlere giderseniz bir kaç soru da siz sorarsınız belki.        

Küçük bir hatırlatma: İçerinin ısısı düşük, özellikle yaz mevsiminde bir tünel gezisi planlıyorsanız yanınıza, içeride giymek için kalın bir şeyler alın.

Daha fazla bilgi ve görsel için: http://www.bosnianpyramid.com/




BİR SUİKASTE KURBAN GİDEN KÖPRÜ VE ONUN ŞEHRİ: MOSTAR


Bosna’nın 5. Büyük kenti olan Mostar’ın şehir oluşu Osmanlı’ya ve 1452’ye dayanıyor. Bugün, Neretva nehrinin iki yanını saran şehrin söyleyecek o kadar çok sözü var ki, ama o susmayı tercih etmiş hep.

Şehir Mimar Sinan’ın öğrencisi olan Mimar Hayrettin tarafından Kanuni Sultan Süleyman Han’ın hükümdarlığı sırasında 1566’da yaptırılan eski köprü (Stari Most) ile tanınıyor. 9 Kasım 1993’te Hırvat-Bosna savaşı sırasında, Hırvatlarca yerle bir edilen köprünün aslına uygun olarak yapılmış replikası 23 Temmuz 2004 yılında kullanıma açıldı. Köprü, açılışından bir yıl sonra 2005’te UNESCO köprüyü Dünya Mirasları listesine katıldı.

Elviya Çelebi ise Mostar köprüsünü bir gökkuşağına benzetmiş ve şunları söylemiş seyahatnamesinde:  ‘’Mostar köprüsü: Bu köprüyü de Süleyman Han’ın fermanı ile Koca Mimar Sinan yaptırmıştır ki bir kayadan bir kayaya uzanır. Ortasından ırmak akar. İki taraftaki kale arasında bu köprüden başka yol yoktur. Şunu bilesiniz ki bu hakir Elviya, bu ana gelinceye kadar 16 padişahlık yer gezdi, böyle büyük bir köprü görmedi. Bir kayadan bir kayaya gökkuşağı gibi atılmış uzunluğu tam 100 germe adımdır. 15 ayak enliği vardır. 4. Murat’ın ruznamçecisi İbrahim efendi bu köprünün üstünde batıdaki varoşun suyunu köprü üstünden tunç künklerle çarşı ve pazara getirmiş, hamam, cami ve medreselere dağıtmıştır. Süleyman Han’ın yaptığına dair kudret kemeri (tarih) sene 974’tür.’’ 

Elviya Çelebi'yi kendine aşık eden Mostar Köprüsü


1991’deki son resmi sayımlara göre şehirde etnik dağılım şöyle şekillenmiş:

Boşnak - 43,856 (35%)
Hırvat - 43,037 (34%)
Sırp- 23,909 (19%)
Yugoslav - 12,654 (10%)
Diğerleri - 2,925 (2%)
Toplam - 126,066     *

Bugün hala sorunlu bölge olarak geçen şehirde, bazı belediyelerin halklar arası olası bir sorun tehdidi nedeniyle seçimlere katılmaması şehrin etnik yapısı konusunda net bir bilgi edinmemizi engelliyor. 

Bugün, Boşnak-Hırvat savaşı sırasında köprünün karşı tarafındaki topraklarından zorla çıkarılan Boşnakların, Hırvatlardan ayrılmışlığının simgesi Neretva Nehri ve Eski Köprü.


*STANOVNIŠTVO PREMA IZJAŠNJENJU O NACIONALNOJ PRIPADNOSTI PO OPŠTINAMA




MOSTAR’DA GEÇİRİLEN BİR KAÇ SAAT

Saraybosna’dan aldığımız bilet bizi Mostar’a götürecekti. Oradan Karadağ’ın Herzeg Novi kentine geçip başka bir otobüsle dünyaca ünlü Kotor Körfezi’ne varacaktık. Saraybosna’dan Kotor’a gitmemiz dar ve dağlık yollar nedeniyle 10  saati bulacaktı. Ama her bir karesi panaromik yollar dışında görülecek, dinlenilecek ve nefis yemekler yenilecek bir şehir yol üzerinde bizi bekliyordu: Mostar.

Yeni bir şehre vardığınızda yapılması gereken ilk şey, bir sonraki durak için bileti almaktır.Biz de Mostar’a iner inmez Herzeg Novi için biletleri aldık. Çantalarımızı istasyonda bırakarak şehirde turlamaya başladık, tabi
Eski şehirden bir kare
ki kısıtlı zamanımızda ana hedef Eski Köprü’yü görmekti. Yürüdükçe savaşın izlerinin bu şehirde de tam anlamıyla silinmediğini yıkık dökük, kurşun kaplı duvarlardan anladık. Tek ya da iki katlı evlere yaklaştıkça köprüden çok da uzak olmadığımızı fark ettik. Derken restoranlar daha sonra hediyelik dükkanlar ve işte köprü. Köprünün etrafı çok kalabalıktı, turistlerden biri gidip öteki geliyordu güzel bir kare için. Biz de geleneğe uyup bu kervana katıldık. Köprüyü görünce Mostar’ın bir geleneği geldi aklıma: gençler evlenince mutlaka köprünün üzerinden geçermiş. Çevrede çok Türk turist vardı belki bundandır ki dükkanlardakiler de Türkçe selamlıyorlardı bizi: ‘Merhaba, buyrun’. Birine girdim birkaç parça hediyelikten sonra yemek için bir yere oturduk. Bosna’daki son cevapimiz için sabırsızlanıyorduk. Saraybosna’da tecrübe ettiğimiz şey 6-7KM ye tıka basa doyuyor olmamızdı. Aynı sahnenin tekrar gerçekleşmesini umduk, yanılmışız. Mostar’ın çok daha turistlik olmasından 4 küçük köfte, dilimlenmiş soğan pilav ve çok az bir gobit geldi önümüze; çaresiz yedik bize sunulanı.

Yemekten sonra otobüs istasyonuna doğru yürümeye başladık. Mostar’ın tadı damağımızda kaldı ama iyi ki de gelmişiz dedik.

Eğer kısıtlı zamanınız varsa ve Bosna’dan sonraki durağınız Dubrovnik ya da Karadağ ise siz de Mostar’a uğrayın ve burada bir kaç saat geçirin. Buradan sahil en fazla 3 saat uzaklıkta.  



BOSNA’DAN KISA NOTLAR

Aylık çıkan ve ücretsiz olarak bir çok noktadan temin edilebilen ‘SARAJEVO NAVIGATOR’ adlı şehir rehberi İngilizce ve Boşnakça olarak iki dilde yayımlanıyor. Rehberde o ayda gerçekleşecek olan etkinliklerden, ünlü isimlerle sohbet ve Saraybosna tarihi ile ilgili bilgilere ulaşabilirsiniz.

Saraybosna’da rastladığım yıkık  ya da ön yüzleri kurşun delikleriyle dolu binalar savaşın izlerinin tam olarak silinemediğinin en büyük göstergesi. Ayrıca yolda yürürken kaldırımlara dikkatlice bakın. Eğer kaldırımlarda kırmızı boya ile doldurulmuş delikler varsa; o delikler atılan el bombalarının ve götürdüğü canların izleri.
Saraybosna 1984’te Kış Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmış. Eğer kayak yapmayı seviyorsanız bu şehre kış mevsiminde uğramayı ihmal etmeyin.

Balkanlar kitabını okuduğum sırada Balbay, Saraybosna’da aktif görev alan kültür merkezlerini İran, Fransız ve İngiliz kültür merkezleri olarak sıralıyordu. Üzülmüş Balbay haklı da bunda; fakat aradan geçen yıllardan sonra ben Yunus Emre Kültür Merkezi ile karşılaştım bir Saraybosna sokağında. Çalışmaları hakkında derin bir bilgim yok; yabancılar için Türkçe kursları düzenlediklerini ve TOEFL ya da IELTS tarzında bir Türk dil yeterlilik sınavı yaptıklarını biliyorum sadece. Dileyen araştırıp daha fazla bilgi edinebilir ama benim için önemli olan nokta artık Türkiye’nin de Saraybosna’da bir Türk kültür merkezinin olması.

Eğer tatilinize Bosna’dan sonra, eski Yugoslavya ülkelerinde devam edecekseniz; zaten Bosna’da iki gün kalacağım, dilini öğrenmeye ne gerek var demeyin. Dil nereye giderseniz aynı, sadece aksan farklılıkları var. Tabi onlara göre işler farklı, Boşnak Boşnakça konuşur, Sırp Sırpça, Hırvat Hırvatça. Çok irdelemeyin, tüm balkanlarda rastlayacağınız bir durum bu: kendi ulusunu inşa etme; e durum böyle olunca dil de o ulusun dili oluyor



BİR SAVAŞ VE SÜREGELEN YIKIMLAR

Bir ülkede iki ayrı ülke ve bir de paylaşılamayan bir bölge; neresi diye sorsanız Bosna uzak bir cevap değildir. Yine biraz tarih derlemesi ve sonra bugüne geleceğiz.

YUGOSLAVYA’NIN DAĞILIŞININ BOSNA’YA ETKİSİ

1990’larda değişen dünya düzeni ve izleyen süreçte Sovyetler Birliği’ni dağılmasıyla birlikte Avrupa’daki komünist devletler birer birer kabuk değiştiriyordu. Büyük ve güçlü Yugoslavya için de çanlar çalmaya başlamıştı artık, ayrılıklar yakındı.

25 Haziran 1991’de Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlık ilanlarını 25  Eylül 1991’de Makedonya’nın
Yugoslavya'nın dağılışı
kaynak: Wikipedia
ayrılışı izlemişti. Bosna’da kendine uygun bir çıkış yolu ararken 29 Şubat ve 1 Mart 1992 ‘de referanduma gitmiş ve nüfusun %64 ünün katıldığı halk oylamasından %98lik bağımsızlığa evet sonucu çıkmıştı. Bunu 3 Mart 1992’deki bağımsızlık ilanı izledi. Fakat yeni kurulacak ülkede azınlık konumuna düşmek istemeyen Sırplar, Sırp Cumhuriyeti (Republica Srprska) adı altında yeni bir devlet kurup anavatan Sırbistan ile birleşmenin yolunu aradılar. Dönemin Yugoslav devlet başkanı Slobadan Miloseviç’in toprak kaybına uğrayan Yugoslavya için alternatif çözümü ‘Büyük Sırbistan’ idi. Bu amaç uğruna yer yer açık yer yer gizli olarak Yugoslav ordusu (JNA) tarafından desteklenen Republika Sprska ordusu, çok direnişle karşılaşmadan Bosna’nın doğusunu ele geçirmişti. Direnişle karşılaşılmamasındaki ana neden Boşnak halkın Sırplara karşı savaşacak güçte mühimmatının olmayışıydı.

Sırpların ‘Büyük Sırbistan’ ideali o kadar uç noktalara ulaşmıştı ki bebekler, yaşlı genç demeden kadınlar ordunun hedefi olmuştu. Bu olaylar ülkenin bir çok yerinde yaşanırken, Srebrenica; soykırım ve kıyımlar denilince akla gelen ilk yer olarak tarihe kazınmıştı. Kıyımın çok ileri noktaya ulaşmasından sonra ya da söyle diyelim; olayların bu noktaya gelmesi beklendikten sonra, Republika Srpska’ya topyekün bir Nato bombardımanı başlatıldı.

Bosna Savaşı Aralık 1995’te Amerika’da Hırvat, Boşnak ve Sırp liderlerin imzaladıklarları Dayton Antlaşması’ yla son buldu. 3 Mart 1992’de Bosna’nın Yugoslavya Sosyalist Cumhuriyeti anayasasında yazdığı gibi kendi kararını kendi verme(self-determination) sonucu bağımsızlık ilanı ile başlayan süreç Aralık 1995’te sona erdi. Bu süreç içinde 110 binden fazla sivil ve askerin öldüğü ve 1.8 milyonun ise göçe zorlandığı tesbit edildi. ( Review of European Security Issues, 2006 ). Daha eski tarihli bir kaynağa göre ise öldürülen asker ve sivillerin sayısı 97,207 iken bunların 64,341’i Boşnak, 24,726’ sı Sırp, and 7,602’si  Hırvat idi. (ICD)

 İnsanların katledildiği bir bölgeye barış gücü müdahalesi  için 3 yıl beklenilmesinin nedenini ben anlamış
değilim. Ama Mustafa Balbay konuyla ilgili çok güzel bir tespit yapmış, aynen aktarıyorum: ’’İç çatışmalarda Batı, önce tatmin edici miktarda kanın akmasını bekledi. İç dengelerin tümüyle bozulup, dışarıdan gelecek yaptırıma hiçbir iç tepkinin gösterilemeyeceği bir noktaya gelince müdahale edildi. Öyle ki, Batı denetiminde yaptırılan seçimler bile ayrılık için kullanıldı. Her etnik grubun ayrı partiye oy vermesi sağlandı ki, derinlik uçuruma dönüşşün, geçmişteki ortak yaşamdan izler kalmasın!’’ ( Balbay, 249.sayfa)

1991'e kadar dünyanın en prestijli pasaportlarından birine sahip olan ve farklılıklarından değil birlikteliklerinden  bahseden bir halk nasıl oluyor da 1990'larda eski komşusuna arkadaşına silah tutabiliyor? Biraz düşünmek lazım.

Bu arada çok kısa olarak Hırvatlardan bahsedeceğim:

Tarihe Karadordevo Antlaşması olarak geçen Federal Hırvat Cumhuriyeti Başkanı Franjo Tudjman ve Yugoslav Devlet Başkanı  Slabodan Miloseviç’in 25 Mart 1991’de Voyvodina (Kuzey Sırbistan’da)
Bosna'daki iki oluşum Bosna Hersek (mavi),
Republika Srpska (pembe) ve ayrıcalıklı bölge
 Brcko (yeşil)
Kaynak: Wikipedia
buluşması tarihe leke olarak yazılmıştır. Öyle ki  bu görüşmede iki lider Bosna’nın Hırvatlar ve Sırplar arasında paylaşılmasını öngörmüştür. Burada dikkat çeken unsur ülkede etnik olarak çoğunlukta olan Boşnakların varlığından söz edilmemesidir. Fakat daha sonra Hırvatların bağımsızlık ilanı ve onu izleyen Hırvat-Sırp savaşı , bu paylaşımı tarihe gömmüştür,  Mostar Köprüsü’ nü de yanına alarak: 500 yıllık bir Osmanlı köprüsünün Hırvat bir topçu tarafından yerle bir edilmesi paylaşılamayan bir avuç toprağın intikamıdır, kim bilir?







VE BUGÜN

Bosna; Bosna Hersek ve Sırp Cumhuriyeti (Republika Srpska) adı altında iki oluşuma bölünmüş durumda. Ülkenin %51 ‘ini Bosna Hersek oluştururken, geri kalan kısmı Sırp Cumhuriyeti toprağı. Bunlara ek olarak Bosna Hersek; 10 kantona (7'si Boşnak, 3'ü Hırvat ve Boşnak karışık)ayrılmış durumda. Ülkenin aynı anda göreve seçilen Hırvat, Boşnak ve Sırp olmak üzere üç başkanı var. Özetlemek gerekirse, barış antlaşmasının üzerinden 18 yıl geçmesine rağmen hala homojen bir ülkeden söz etmek zor.



KAYNAKÇA:

Review of European Security Issues.  ( 2006, 3 Mart). America.gov Archive. Erişim tarihi: 2 Temmuz 2013, http://www.america.gov/st/washfile-english/2006/March/20060302182114MVyelwarC0.6359674.html

Research and Documentation Centre. Erişim tarihi: 2 Temmuz 2013, http://www.idc.org.ba/index.php?option=com_content&view=section&id=35&Itemid=126&lang=bs

Balbay, M. (2011) Balkanlar. Cumhuriyet Kitapları.



İŞİNİZE YARAYACAK BİR KAÇ KELİME:


DA: evet
NE: hayır
ZDRAVO: merhaba
HVALA: teşekkürler
MOLIM: lütfen
DOBRO: iyi
GDE JE... :  .... nerede?
LEVO: sol
DESNO: sağ
PRAVO: dümdüz git
AERODORM: havaalanı
ZELEZNICA STANICA: tren istasyonu
AUTOBUSKA STANICA: otobüs istasyonu


DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN:




Bir sonraki durak: KARADAĞ

KOTOR: Bakir koy, masmavi denizi ve eski mahallesiyle UNESCO Dünya Mirasları listesinde.
BUDVA: Balkanların turizm merkezi, birçok yabancı turiste de ev sahipliği yapıyor.

Burak Yazar 05.07.13